Ana içeriğe atla

Laiklik İçin Yeniden İnşa

Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim 1923’e dek bir yandan fiilen cephede savaşılmış, bir yandan da ilk Meclis çatısı altında ve ülke içinde çeşitli adlar altında hilafet, saltanat ve şeriat özlemi içinde olanlarla mücadele edilmiştir. Bu mücadeleden galip çıkan Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in kadroları, devrime rehberlik eden bir ideolojiyle kurdukları devlete damga vurmuşlardır. İşte o damga, halkın kendi kendini yönetirken hiçbir dine ve mezhebe, hiçbir dini otoriteye ayrıcalık tanınmayacağının beyanı olan ve herkese inanma ve inanmama özgürlüğü sağlayan laiklik ilkesidir.

Laikliğin bu topraklardaki tarihine geçmeden önce sıkça tartışılan bu sözcüğün kökenine inersek Latince “laicus” yani “ruhban olmayan” anlamından geldiği görülmektedir; Roma döneminde ruhban sınıfının dışındaki halkı, yani ruhban olmayanı tanımlar. Cumhuriyetçi fikirleriyle ünlenen Romalı devlet adamı Cicero (MÖ 106-43), hukukun laikleşmesinin temelini atmıştır. Kökeni Roma dönemi olsa da devamında Hıristiyanlık sonrası Avrupa, kilisenin kılıcının keskin olduğu Ortaçağ karanlığından uzunca süre kurtulamamıştır. Kilise otoritesi, dönemin feodal yapısında başlıca güç olmuştur. 1453’te İstanbul’un Osmanlı Devleti yönetimine geçmesiyle Roma İmparatorluğu (Batı) çökmüş, bu olay kilisenin ve kralın mutlak egemenliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. 15. yüzyıl ile Batı Rönesansı, Aydınlanma Çağı ve bu dönemin filozofları, bilim insanları, Fransız Devrimi’ne (1789-1799) uzanan tarihsel sürecin yolunu açmışlardır. Aydınlanmanın ana fikri olan laiklik, kilisenin ve din adamlarının egemenliğini reddetmiştir; halkın birbirini sömürmesine meşru zemin oluşturan din otoritesini ortadan kaldırmıştır. Önceleri feodalizme ve kiliseye karşı savaşta ilerici kabul edilen burjuvazi, daha sonra kapitalizmin kurumlarının oluşmasıyla birlikte üretim araçları gibi dini de tekeline alarak yine sömürünün aracı haline getirmiştir.

Diğer yanda ise Doğu’da 9. yüzyılda Abbasiler ile başlayan Doğu Rönesansı; İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Farabi, Biruni, Harezmi, Hayyam gibi yüzlerce bilim insanı yetiştirmiştir. Ancak 400 yıllık Doğu Rönesansı birçok nedenle son bulmuş ve Avrupa, Aydınlanma Çağı'na girerken Doğu, Ortaçağa girmiştir. Kendi rönesansını ve Sanayi Devrimi’ni yapamayan Osmanlı Devletinde ise çözülme süreci başlamıştır. Ulemanın fetvası ile 1580 yılında yıktırılan Takiyuddin Rasathanesi, gelinen bu sonuç hakkında bize çok şey söyler.

Osmanlı'da tabandan gelemeyen itici güç, ancak Batı modernizmini örnek alan sınırlı sivil ve askeri kesim tarafından oluşturulmaya çalışılsa da -tabandan gelmediği için- etkili olamamış, 2. Abdülhamit’in istibdat döneminde sancılı bir şekilde tasfiye edilmiştir. Osmanlı yöneticileri ve aydınları Batı modernizmini şeklen “örnek” almışlar, Fransızca eğitim görmekle yetinip içeriğini görmezden gelmişlerdir. Batı modernizmiyle yetinmeyip içeriğini de talep eden aydınlar ise ya Fizan’a sürgün edilmiş ya da Mithat Paşa gibi boğdurulmuştur. Nihayetinde Jöntürkler ve İttihatçı aydınlar bazı reformların gerçekleşmesine öncülük etmişlerdir.

Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Paylaşım Savaşından yenik çıkmış, 13 Kasım 1918’de İstanbul işgal edilmiştir. İşgal sonrasında 19 Mayıs 1919’da başlayan Milli Mücadele ve sonrasında kazanılan Büyük Zafer, cumhuriyetin ve laikliğin maddi temelini oluşturmuştur; çünkü bu mücadeleye öncülük eden kadroların ana ideolojisi budur.

Süreci böylece özetledikten sonra yeniden 29 Ekim 1923 sonrasına gidebiliriz. Cumhuriyet’in ilanının ardından yapılan ilk anayasa olan 1924 Anayasası’nda “Devletin dini İslam’dır” maddesi ile birlikte “Ahkâmı şeriyenin tenfizi (Dinsel hükümlerin yürütülmesi)” ve milletvekili yeminindeki “Vallahi” ibaresi de yer almıştır. Bazı devrimler hızla gelişebilirken bazıları da uygun koşullarını beklemiştir. Anayasa’dan bu ibarelerin çıkarılarak anayasanın herhangi bir dine atıf yapmaması, ancak 10 Nisan 1928 tarihli değişiklikle mümkün olmuştur; yani Cumhuriyet’in ilanından beş yıl sonra gerçekleşebilmiştir. Bu tarihe kadarsa toplumsal yaşamda ve kamu düzeninde pek çok devrim yapılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, 1 Mart 1924’teki Meclis açılış konuşmasında dinsel alanda başlatacağı devrimlerin gerekçesini özetler:

"Bağlı bulunmakla mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı olmak durumundan kurtarmak ve yükseltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve Tanrısal olan inanç ve vicdanlarımızı karışık ve türlü renkte bulunan ve her türlü çıkarlar ve tutkuların alanı olan siyasetten ve siyasetin bütün öğelerinden bir an önce kesinlikle kurtarmak, milletin dünya ve ahiret mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur."

Bu konuşmanın ertesinde 3 Mart 1924 tarihli kanunla hilafet kaldırılmış ve hanedan yurtdışına çıkarılarak devletin geleceği, olası iki başlılıktan kurtarılmıştır. Yine aynı tarihte Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile o güne kadar Darülfünun gibi yüksekokullarla birlikte eğitim veren medreseler kapatılmış ve eğitimde birlik sağlanmıştır. Şeriye ve Evkaf Vekâleti lağvedilmiştir.

1925’te tekke ve zaviyeler kapatılmış, din adamları dışındakilerin cübbe ve sarık giymesi yasaklanmıştır.

1926’da Medeni Kanun kabul edilmiş, böylece miras, nikâh gibi uygulamalar şeri hükümlere göre değil evrensel eşitlik ilkesine göre düzenlenmiştir. Resmi nikâh ve tek eşlilik zorunlu hâle gelmiştir.

1928’de yapılan değişikliklerden sonra yaşanan gelişmelerin ardından, 5 Şubat 1937’de “laiklik ilkesi” anayasal bir ilke olarak altı ilke ile birlikte Anayasa’ya girmiştir. Bu kazanım, tepeden inme bir şekilde değil, Anadolu’nun savaş meydanlarında ve devamında kışkırtılan isyanlara karşı kanla edinilmiştir.

Bir yandan ülkenin kalkınmasına ve sanayileşmesine hız veren genç Cumhuriyet, bir yandan da devrimlerini gerçekleştirmiş ve yönetim anlayışını kurucu ideolojisine uygun hale getirmiştir.

84 yıl sonra bugün, karşıdevrim saldırılarının yoğunlaştığı bu dönemde Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından olan laiklik ilkesine sahip çıkmak için bir görev verilmesi gerekmiyor. O görev zaten Bursa Nutku’nda Atatürk tarafından verildi. Bu nutuk “Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir” diye başlar. Çünkü bugünün Türkiyesinde karşıdevrim bütün değerlerimize saldırmaya hız kesmeden devam etmekte; bu yolda tehdit olarak gördüğü öncüleri ya bombalı terör saldırılarıyla ya da uydurma davalarla yok etmeye çalışmaktadır. Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve laiklik mücadelesinde yüzlerce aydın ve üniversite öğrencisi katledilmiştir. Kadınlar her geçen gün daha fazla saldırıya uğramakta ve Medeni Kanun ile birlikte kazanılmış hakları geriye götürülmeye çalışılmaktadır.

Özel Harp laboratuvarlarında hazırlanan Siyasallaştırılmış (Ilımlı) İslam, önce merdiven altı tarikatlarıyla sonra da 12 Eylül darbesiyle palazlanan cemaat ve tarikat vakıflarıyla bugün kanser gibi işlemektedir. Yetmiş yıllık karşıdevrim sürecinde günümüzdeki iktidarla zirvesine ulaşan saldırılarla laiklik tarumar edilmiştir. Bugünün Türkiyesinde onu yeniden inşa etmek boynumuzun borcudur!

Recep Yılmaz

5 Şubat 2021

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BOZKIRIN TEZENESİ NEŞET ERTAŞ

“Garip” mahlasını kullanan ve abdal geleneğinin 20. Yüzyıl temsilcilerinden Neşet Ertaş, 1938 yılında Çiçekdağı ilçesinde başladığı hayat mücadelesine müziğe ve halk edebiyatına kazandırdığı yüzlerce eserin tasavvufi hazzını yaşayarak nokta koymuş ve 2012 yılında gözlerini yummuştu. Ölümsüz eserleriyle, yaşam felsefesiyle halkın gönlünde hiç yummadı o gözlerini. Çocukluğunda başlayan müzik hayatı, kendi biyografisini kaleme aldığı eserinde şu şekilde dökülmüştü dilinden. “Dizinde sızıydı anamın derdi Tokacı saz yaptı elime verdi Yeni bitirmiştim üç ile dördü Baban gibi sazcı oldun dediler” Ustası, babası Muharrem Ertaş’tı. Ondan aldığı usta-çırak eğitimiyle ve Türkmen-Abdal geleneğiyle yoğrulan Ertaş ilk sazını bağrına bastığından beri hiç bırakmadı. Onun beslendiği kültürde saz çalmak, türkü söylemek sıradan bir uğraş değil, adeta ibadetti. Dadaloğlu’nun avazı, Karacaoğlan’ın beyitleri, Pir Sultan’ın deyişleri, Muharrem Usta’nın bozlakları… Beslendiği bu kült...

SARILAR A.Ş MADENCİYE KARŞI

Ülkemizin önemli maden havzalarından olan Soma ve Ermenek'te madencilerin peşpeşe yaşadıkları iş cinayetlerine ve uzunca bir zamandır süren hak mücadelesine tanıklık ediyoruz. Sesini her çıkardığında karşısında jandarmayı bulan maden işçileri 6 yıldır sadece kıdem tazminatlarının ve iş mahkemelerinde kazanılmış tazminatlarının ödenmesini istiyorlar. Bu tazminat mağduriyeti yaklaşık 3 bin 500 işçiyi ilgilendiriyordu. 1 yıl önce Bağımsız Maden-İş Sendikası öncülüğünde mücadeleye ivme kazandıran işçiler meşru her yolu deneyerek 23 Temmuz 2020'de yasanın çıkarılmasını sağlamışlardı. Ancak bu yasa değişikliği sadece Soma Holding'e ait rödovanslı Işıklar, Atabacası ve Geventepe ocaklarını kapsadı. Diğer rödovanslı sahaları kapsamadı. Yasa değişikliğine göre bu rödovanslı sahalarda çalışan madencilerin alacakları TKİ tarafından ödenecek ve bu ödeme şirket yöneticilerine rücu edilecekti. Çünkü rödovans sistemi TKİ ile şirket arasında bir sözleşmeye bağlıydı ve TKİ'nin de soruml...

KIRŞEHİR'e YOLU DÜŞENLER

Kültür-sanat alanında verimli bir geçmişe sahiptir Kırşehir. Hacı Bektaş-ı Veli’nin saçtığı tohumların  filizlendiği bir diyardır. Ozanların, şairlerin diyarıdır. Tıpkı Âşık Paşa gibi, Ahmed-i Gülşehri gibi, Âşık  Said gibi ve bin yıllık Abdal geleneğinin devamcısı ozanlar Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Hacı Taşan ve  yüzlercesi gibi… Kırşehir çok çeşitli düşünce ve sanat ortamından izler taşımaktadır.  Bu havayı soluyanların uzun süre terk edemediği bu kültür şehri aynı zamanda birçok edebiyatçıya,  siyasetçiye, şaire de ev sahipliği yapmıştır. Kimi zaman gönülden kimi zaman zorunlu sürgünlerle.  Evet, bir zamanlar sürgün edilen ‘ıslah’ olmaları için siyasi sürgüne uğrayan onca yazarımız, şairimiz  de bu şehirden geçmiştir. Kırşehir’de iki yıl siyasi sürgün dönemi (1945-1947) geçiren şair A. Kadir “Mutlu Olmak Varken”  kitabında anlatır sürgün anılarını. Yokluk ve parasızlık günlerinde burada kurduğu birkaç dostluğu  anlatır. Ve Halke...